14 Mart 2020 Cumartesi

Neyim "Ben"?



Bilir misin, Karagümrük'ten çıkıp Fevzi Paşa isimli Roma'dan kalma cadde üzerinden Saraçhane'de belediye önüne otuz, oradan da Sultan Ahmed'e tam otuz dakika sürer. Alman Çeşmesi'ne varmışsındır.

Çemberlitaş, Beyazıt civârından Vefâ, boza, gazoz derken Sirkeci, Boğazdan karşıya geçenlere tanıdıktır yürümek. Gün güzel geçiyordur, belki tatlı bir bahar gibi güneşlidir ve bu yüzden içi sıkılmıyordur. Zaten açık havaya çıkmıştır, niyeti gezmek ve kendine vakit ayırmak da olduğundan günü güzel geçer. "NİYETİ" ve "YAPTIKLARI" ve "TABİAT" şartları mutlu olmasına yetmiştir.

Bu gün, o kadar uzun yürümeye son zamanlarda gönüllü alışan ben, kırk dakikalık mesafeyi yürümeye başladığımda hem yetişmek için hem de yorgunluğumla, gideceğim yere giden birilerini ararken insanların ne kadar da umarsız ve cimri olabileceğini, toplumun birbirini unuttuğunu anlık olarak düşünüyordum. Zor bir süreç boyunca epeydir vefâsızlık, kayıtsızlık görmüştüm. Televizyonun önüme sereceği kötü toplum delilleri yaşamımda yok. Aptal kutusu tâbiri avâmın değil bilgelerin tespîtiydi. Yine de cemiyette bir iki dostun dışında insanlar soğuklukta pek mâhir. Bu gün de benzer düşünürken, yürümek zorunda olduğumu biliyordum. Bir yandan da: "İster insanlar canavar olsun, ister olmasın, tespîtinin doğruluğu değil, senin o gerçekten ne kadar etkilendiğin önemli. İşine bakman gerektiğini biliyorsun, mutluluğunun, şu kentin, dünyanın ya da insanların haline bağlı olmadığını görecek kadar yaşlandığın bir hakikat, hem senin karamsarlığın, ki acından kaynaklanıyor, işleri beter ediyor... Hem toplum da, dünya da evvelde bundan daha iyi değildi, o bir yanılgı. Sadece bizde bazı dönemler küçük yerleşimlerde güzelleşmiş ilişkiler oldu, yoksa nefisler kötülüğünü bırakmadı..." diyordum.

Tabiatımın çabalasam da beni karamsar ve mahzun eylediği hâlâ vâkî. İnsanlardan veremeyecekleri kadar samimiyet ve fedâkârlık beklemeye kalkışsam, üzüleceğimi biliyorum. Buraya yalnız geldiğimizi, yalnız geçeceğini biliyorum. Aranacak şeyin başka "Bir" şey olduğunu çok daha iyi biliyorum.

"Kendin ettin, kendin buldun."
Böyle başladı filmimin ilk sahneleri. Evvelini jenerik kabûl edebilmek sanırım erdem olsa gerek. Şöyle nefis bir dörtlük vardı, tam anlamak için seneler geçmesi gerekmişti:

" ...

Cennetü düzah, gammü sürür, zulmet ile nur ;

yaptıklarının gölgesi, hariçte mi sandın?

Bilgin sana kiymet, talebin neyse, o'sun sen;

İnsanligi; sade yiyip icmekte mi sandın?

Halin neyse, müşteri sen oldun o hâle .

Noksanı meğer, Adl-i İlahi'de mi sandın?

... "

Başı, sonu var. Tamamı, gevelediğim şeyi sonzuzca anlatıyor, yüzüme vuruyor.
Şu adrestedir:

https://www.dunyabizim.com/alinti/talebin-neyse-osun-sen-h1134.html

Çok eski bir sayfa, linkler bozuk. Yoksa nefis bir seslendirmesi var ki..
O da şurada:


Bu laf bunun üç katı düşünüldü. Fakat gece bitiyor ve biz daha sözü söyleyemedik.
Yaşadıklarının çok çok âşikâr somut sebepleri var. Ki onları bil, kaldır ve gör bakalım umduğun yaşam hayal mi, var mı?
Seninle aynı toprakta yürüyüp de, çok entelektüel ve gayet mutlu niceleri var. Senin sohbet etmeye ağzının suyu akacak kimseler. Bazan hiç tanışmadığın kimseleri arayıp konuşabilir misin? Ve ardından buluşmak? Meselâ hayranı olduğun bir yazarla? İstersen biz yapalım.
Yanılma.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Gitmek lâzım, biliyorum.

 "Bazen gitmek istiyorum..." Sık sık ölmek ister oldum. Sık sık gitmek istiyorum. Özellikle "modern insandan" gitmek ist...